📌 Konunun Özeti
- Peyami SAFA (1899-1961) İstanbul’da doğdu
- Servet-i Fünûn şairi İsmail Safa’nın oğludur
- Geniş kültürü ve kuvvetli sezişleriyle duygu ve düşünce planlarında araştırmaya girişir
- Öne çıkan eserleri arasında kendi kendine yetişti. On dokuz yaşına kadar hem kendine, hem de öğretmenlik ettiği okullarda çocuklara bir rehber oldu, "Üslûpta ufacık bir laubalilik ve iptidailik yok. Sade, fakat yüksek.." diye yazar yer alır.
Peyami SAFA (1899-1961)
İstanbul’da doğdu. Servet-i Fünûn şairi İsmail Safa’nın oğludur. İki yaşında iken, babası Abdülhamit tarafından Sivas’a sürgün edildi. Sivas’ta sürgünde öldü (1901) Aileye bakacağına söz veren Recaizade Mahmut Ekrem’de görevden alınınca Peyami Safa dokuz yaşında başlayan bir hastalık ve on üç yaşında hayatını kazanmak zorunluluğu yüzünden okullarda değil, kendi kendine yetişti. On dokuz yaşına kadar hem kendine, hem de öğretmenlik ettiği okullarda çocuklara bir rehber oldu (1914-1918).
On dokuz yaşında kardeşinin teşvikiyle öğretmenlik ve memurluk hayatından basına geçti. Yirminci Asır adında bir akşam gazetesi çıkardı, orada “Asrın Hikâyeleri” başlığı altında yazdığı -ilk otuz, kırk tanesi imzasız- hikâyeler, basında ilk başarılan oldu. O tarihten sonra, fıkra, makale, roman yazarı olarak hep gazetelerde çalıştı. Ölümünde Son Havadis gazetesi başyazarı bulunuyordu, beyin kanamasından öldü, Edirnekapı Mezarlığı’nda gömüldü.
Sanat endişeleriyle değil de, geçimi için çok çabuk yazdığı, değersiz bulduğu romanlarında Server Bedi takma adını kullanan, eserlerinin sayısı yüz kırka yaklaşan Peyami Safa, asıl adını taşıyan romanlarında çok cepheli bir sanatçı kişiliği gösterir. Geniş kültürü ve kuvvetli sezişleriyle duygu ve düşünce planlarında araştırmaya girişir. Olaya değil tahlile önem verir. İlk romanı, Sözde Kızlar’da bir toplum yarasını deşmiş, Mahşer’de Birinci Dünya Savaşı’nın ahlâk çöküntülerini incelemiş, otobiyografik romanı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda hasta genç psikolojisini, Fatih Harbiye’de Doğu ve Batı arasında bocalayışları derinleştirmiş, Bir Tereddüdün Romanı’nda Birinci Dünya Savaşı sonrası ahlâk zayıflığını, bezginlik ve çöküntüyü sebep ve sonuçlara bağlamış, Matmazel Noraliya’nın Koltuğu‘nda kâinat ve varlık muammalarını çözmeye koyulmuştu. Böylece hemen her romanında devirler, kıtalar, anlayış ve gelenekler arasında psiko-sosyolojik karşılaştırmalar yaptığı görülür. Kültür Haftası (21 sayı; 15 Ocak -3 Haziran 1936), Türk Düşüncesi (63 sayı; Aralık 1953-Nisan 1960) dergilerini de çıkarmış olan Peyami Safa’nın sanat, edebiyat, felsefe, psikoloji ve başka alanlarda yazdığı, kitap biçimine girmemiş, sayılamayacak kadar çok fıkra, makale ve denemeleri; onun bu türlerde de en kuvvetli yazarlarımızdan olduğunu gösterir.
Birinci döneminde insanı toplumsal koşullar içinde yansıtmaya çalıştığı, bunu yaparken kendi kişiliğinin zayıf yönlerine genellik ve insani bir yön kazandırmak istediği söylenebilir. Bir konuşmasında şöyle ifade eder bunu: “Romancı eserlerinde ne kadar objektif olursa olsun, bütün kahramanları gene kendisidir.”
Peyami Safa’nın romanlarında doğa, kent, sokak gibi geniş çevre betimlemeleri yok denecek kadar azdır. Kişileri genellikle yakın çevre sınırlan içine kapandıklarından daha çok eşya ile ilgilenirler. Bu ilgi de özneldir. Yazar
bunun nedenini idealizmin başlıca ilkelerinden olan kuşkuculuk ve agnostisizme dayanarak tanımlamaya çalışır. Dış dünyanın kişilere göre değiştiğini savunmaya kalkışır.
Yazarlığının ilk evrelerinde konuşma dilinden ayrı bir üslup kurma özentisi içinde görünen Peyami Safa’nın değişik tümce yapıları kurmadaki becerisi kabul edilmiştir. 9. Hariciye Koğuşu üzerine yazan Cahit Sıtkı bu özelliğini, “Bu kitap bugünkü Türkçenin sanatkâr elinde ne harikalar verebileceğim ispata kâfidir. Bir hastalığın destanı olan bu kitapta bir mısra kadar güzel cümleler var…” diye belirtir. Hüseyin Cahit Yalçın, “Üslûpta ufacık bir laubalilik ve iptidailik yok. Sade, fakat yüksek..” diye yazar.
1937’lerden sonraki romanlarında olağandışı bir dünyanın çeşitli “kompleks”ler içinde bocalayan hastalıklı kişilerin çokluğuna gerekçe olarak da aşağıdaki düşünceleri ileri sürer. “Romanın konusu insandır. Ben onun ruhunu olduğu kadar vücudunu da tanımak zorundayım. İnsan ruhu, buhran anlarında kendisini bize daha çok verdiği gibi insan vücudu da, hastalıklarında sırlarını bize sezdirir. Belki böyle düşündüğüm için romanlarımda ruh ve beden hastalarına sık sık rastlanır.”
Batılılaşma üzerine şu analizi oldukça önemlidir. “İstanbul aydınında öteden beri bir Avrupai adam olmak özlemi vardır. Batılılar gibi “Prensip sahibi”, metotlu, işlerini rasyonel “akli” bir düzene koymuş, her gün saat kaçta ne yapacağını ve ne düşüneceğini bilir, randevularına dakikası dakikasına sadık, ziyaretlerini ihmal etmeyen, mektuplara zamanında cevap veren ve vazife hayatı saat gibi işleyen adam olmak, belki Tanzimat’tan beri bazı İstanbul aydınlarının ideali halinde yaşamıştır. Kılığı, kıyafeti, hayat üslubu, tavrı, edası ve insanlarla münasebeti bakımından bu medeni adam tipini gerçekleştirmiş Osmanlı aydınlarına rastlamadım değil. Bu insanlara “Çelebi Adam”,”Efendi Adam”,”C’est um Mansieur” dendiği de olurdu. Kısacası İstanbul aydını mükemmelce bir adamın vasıflarını Batılı adamda Avrupai adamda arıyordu.”
Eserleri
Roman
Gençliğimiz (1922)
Sözde Kızlar (1928)
Şimşek (1923)
Mahşer (1924)
Bir Akşamdı (1924)
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930)
Atillâ (1931)
Fatih-Harbiye (1931)
Bir Tereddüdün Romanı (1933)
Matmazel Noraliya’nın Koltuğu (1949)
Yalnızız (1951)
Biz İnsanlar (1959)
Hikâye
Siyah Beyaz Hikâyeler(1923)
İstanbul Hikâyeleri (1923)
Ateşböcekleri (1925)
Gençliğimiz (uzun öykü, 1922,1938)
Aşk Oyunları (uzun öykü, 1924)
Süngülerin Gölgesinde (uzun öykü, 1924)
Hikâyeler (1980) yeni yayınlanan kitabıdır
Fıkra ve Denemeler
Sanat, Edebiyat, Tenkit (derleyen Ergun Göze, 1970)
Din, İnkılâp, İrtica (1971)
Yazarlar, Sanatçılar, Meşhurlar (1976)
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Salih Diriklik yönetiminde TRT Televizyonu için filme alındı.
Romanları Hakkında
Mütareke yılları İstanbul’unun işbirlikçi burjuva çevrelerinin kokuşmuş yaşamını yansıtan ilk romanı Sözde Kızlar‘da yazarın kurgu, anlatım ve üslup yönlerinden belli bir başarı düzeyine ulaştığı görülür. Kimi bölümlerinde “serüven romanı” özellikleri taşımasına karşın savaşın yarattığı toplumsal bunalımların yansıtılması, kişilerin sergilenişi, yan olayların doğallığı, beceriyle kurulmuş dialoglarıyla bu dönemin başarılı yapıtlarından sayılır.
9. Hariciye Koğuşu ise ilk basımını adadığı Nâzım Hikmet’in deyişiyle “Bütün bir fakir çocuklar hastahanesinin romanı” olmak niteliği taşımaktadır. “Ruh tahlilleri bile dehşetli ve derin hakikat vesikalarının senfonisidir.” Peyami Safa bu romanında eski anlamda fotoğraf gerçekçiliği yapmamış, tahlil ve terkiplerden mürekkep bir kompozisyon vücuda getiren diyalektik bir “realizm”e ulaşarak hastane ortamının 15 yaşında bir çocuk üzerinde yarattığı etkileri yansıtmıştır.
Fatih – Harbiye’de doğu-batı, alafrangalık özlemi, sınıf değiştirme sorunları işlenir. Cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul’un iki yakasının yaşama biçimindeki farklılığın yarattığı etkilere kapılan eski ailenin yeni bireylerinin serüvenlerini Neriman’ın yaşamında buluruz. Fatih-Harbiye üstyapı değişmelerini devrim, batı kopyacılığını uygarlaşma olarak kabul etme yanılgısının romanıdır.
“Otobiyografik bir nitelik gösterdiği” kabul edilen Bir Tereddüdün Romanı, Peyami Safa’nın idealist felsefeye eğilim duyduğu dönemin ilk yapıtıdır. İstanbul’un sanat çevrelerinde yaşayan her türlü amaçtan ve inançtan koparak içkide, kumarda çıkar yol arayan bunalım içindeki “bohem”ler sergilenir. Matmazel Noralya’nın Koltuğu adlı romanında ise romanın kişilerinden Ferid’in felsefe öğrenimi yaparken kaldığı “pansiyon”da yalnız adam kimliği içindeki dengesizliğe varan ruhsal sarsıntıları ve bunun sonuçları işlenir.


